Çin, Hong Kong’da dizginleri elinde tutuyor

93

Delege oylarının yarıdan fazlasını alan Carrie Lam’ın Hong Kong Özel İdari Bölgesi Baş Yöneticisi seçilmesiyle Çin, Hong Kong üzerindeki nüfuzunu daha da güçlendirdi.

Pazar günü yapılan seçim sonrasında Hong Kong Özel İdari Bölgesi’nde yeni yönetici Carrie Lam Cheng Yuet-ngor oldu. Seçim komitesi üyelerinin oylarına başvurularak yapılan ‘seçimde’ diğer iki adayı geride bırakan Carrie Lam, beş yıl süreyle Ada’yı yönetecek.

Pekin yönetimine yakınlığıyla bilinen Carrie Lam’ın seçilmesi, aynı zamanda Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in liderlik konumunu güçlendirmesi açışından da kayda değer bir önem taşıyor. Hong Kong’da ‘demokratikleşme’ olgusunun yeşermesine ve gelişmesine olanak tanımamakla Başkan Cinping, Pekin yönetim çevrelerine ‘güçlü liderlik’ profilinden ayrılmayacağına dair bir mesaj da vermiş oluyor.

Toplumsal güvenlik sağlanacak mı?

Ada’nın ilk kadın yöneticisi olan Carrie Lam, Çin merkezi yönetimine yakınlığıyla biliniyor. Aralarında eski Maliye Bakanı John Tsang ile emekli yargıç Woo Kwok Hing’in bulunduğu ‘demokrasi yarışını’ Carrie Lam önde bitirirken, Pekin yönetiminin seçtiği aday olması, demokrasi taleplerinin gündemde olduğu ve merkezi yönetimin müdahalelerine karşı seslerin yükseltildiği Hong Kong’da memnuniyetsizliğin devamı anlamı taşıyor.

Öyle ki seçim öncesinde Ada’da yapılan kamuoyu yoklamalarında halkın sadece yüzde 30’unun Carrie Lam’a destek vermesi, yeni başkanın güçlü bir liderlik ve sağlıklı bir yönetim sergileyeceği konusunda şüpheleri arttırıyor. Bu durumda kamuoyu desteğinden yoksun bir liderin Pekin’in talepleri ile Hong Kong halkının çıkarları arasında uzlaşı sağlayıp sağlayamayacağı da merak konusu. Hiç kuşku yok ki önümüzdeki dönemde Ada’da en önemli konu ‘toplumsal güvenlik’ meselesi olacak.

Seçimde demokrasi yanlılarının oylarını alan bir diğer aday John Tsang’ın seçim öncesi kamuoyu yoklamalarında halk desteğinin yüzde 50 oranında olması, Ada yönetimi ile kamuoyunun talepleri ve seçimleri arasında önemli bir kopuşa işaret ediyor. Bu çerçevede, halk desteğinden görece yoksun yeni lider Carrie Lam’ın yasama meclisinde demokrasi yanlılarının engellemeleriyle yönetime ne denli sağlıklı bir işlerlik kazandırabileceği konusu da gündeme gelecek.

7 milyonluk adada bin 200 kişilik ‘demokrasi’

7 milyonu aşkın nüfuslu Ada’da 3.5 milyon kayıtlı seçmene rağmen, üst düzey yöneticiyi seçmek için toplam bin 200 kişilik komite işlev görüyor. ‘Zenginler kulübü’ üyeleri, 70 kişiden oluşan yasama meclisi üyeleri, sendikacılar, pop starlar, profesyonellerden oluşan seçim komitesi ağırlıklı olarak Pekin yanlısı bir tavır sergiliyor. Bu gelişme, ‘elitler demokrasisi’ adıyla da anılabilecek bir duruma işaret ederken, halk katmanlarında ise huzursuzluk ve tepki gözlemleniyor. Ada’daki seçimin büyük çoğunluğu Pekin rejiminin kontrolündeki konsey üyelerinin oylarıyla benimsenmesi, tam da Çin tarzı bir demokratik düzen anlaşıyına işaret ediyor.

Nitekim seçim sürecinin Ada’nın ‘özerklik’ tanımıyla tamamen çelişen bir olgu olduğu verilen ilk tepkilerle ortaya çıktı. Bu bağlamda, Çin’in Ada’yı yönetme konusunda sergilediği bu yaklaşım, bölge ülkeleri ve küresel çapta güven oluşturmak yerine, daha çok şüphe doğuruyor.

Hong Kong üzerinden Batı ve Çin farklı hedef ve gayelerle bir tür mücadele yürütüyor. Kadim İngiliz krallığının mirası hükmündeki Hong Kong’da her türlü demokrasi talebi ve uygulamasının, Batı’daki demokrasi yanlıları, hak örgütleri nezdinde Ana Kıta Çin’de karşılık bulacağı ümit ediliyor.

Öte yandan Çin merkezi yönetimi ise, Hong Kong politikası üzerinden Tayvan, Tibet, Uygur gibi diğer otonom-bağımsız bölgelere mesaj vermek suretiyle, merkezin gücünü teyid ediyor. Pazar günü ‘seçim komitesi’ üyeleriyle sınırlı seçimin Hong Kong Temel Yasası’nın genel ilkeler adlı başlığında yer alan maddelerden “Sosyalist sistem ve politikaları Hong Kong Özel Yönetim Bölgesi’nde uygulanamaz” ifadesi, bu seçimin hangi sistem ve politikalar bağlamında uygulandığını sorgulamayı gerektiriyor.

Adalılar demokrasi istiyor

2014 yılında öğrenci hareketi olarak başlayan ardından kamuoyundan da önemli destek alan gösteriler ve pazar günü yapılan seçimlerde popüler olmayan bir adayın Hong Kong yönetimine getirilmesi, önümüzdeki dönemde Hong Kong’da siyasi ve toplumsal hareketliliğin devam edeceği anlamı taşıyor. Öte yandan Hong Kong halkının demokrasi talepleri kabul görmezken, Ada’yı temsil ettiği belirtilen seçim komitesinin çoğunluğununun ‘istikrarlı’ bir atmosferde ‘kapitalizm’ pratiklerine devam etmeyi tercih ettikleri anlaşılıyor. Bu ikinci grup ile Çin merkezi hükümetini birleştiren belki de yegâne unsur Ada’da ‘istikrarın’ sürdürülebilirliği şeklinde kendini ortaya koyuyor.

Bununla birlikte önümüzdeki süreçte demokrasi taleplerinin gerilemesi değil, aksine Hong Konglular arasında kendi kendilerine eğitim olgusun gündeme geleceği öngörülebilir. Nihayetinde, Singapur’un kurucu başbakanı Lee Kuan Yew’ın dile getirdiği üzere, Ada’nın geleceği bağlamında, ‘demokrasi’ vb. talepler üzerinden toplumsal ve siyasal yaşamın inşa edilmesini önceleyenlerle ‘işlerinin yolunda gitmesini’ yani pragmatizmi önceleyenler arasında sağlıklı bir konsensusun oluşması gerekiyor.

Öğrencilere havale edilmiş ‘demokrasi’nin kampüslerden geniş toplum kesimlerine yayılmasının yollarının bulunması şart görünüyor. Hong Kong’da Pekin yönetiminin müdahalelerine ‘çoğunluk’ ruhuyla tepki verecek bir toplumsal aidiyetin ve bilincin oluştuğunu söylemek güç. Bunun temel nedeni de İngiliz sömürge yönetimi sürecinde ‘Protestan ahlakını’ içselleştirmiş Hong Kongluların bireysel çıkarlarla örülü bir yaşam pratiği geliştirmiş olmalarında yatıyor.

İngiltere’nin beklentileri boşa çıktı

Hong Kong’da demokratik değerlerin, insan haklarının ve özgürlüklerin tohumlarının İngiliz sömürgeciliği döneminde atılması, aradan geçen 20 yıla rağmen, Pekin yönetiminin bu değerlerle arasını bulmak yerine, Ada üzerinde hakimiyetini pekiştirmeye çalışması bir tezada işaret ediyor. 1997 yılındaki devir teslim öncesine giden süretçe İngiltere ile Çin yönetimleri arasında 1984 yılında imzalanan Ortak Deklarasyon’da, Hong Kong’un 2047 yılına kadar otonom yapısı ve özgürlüklerin korunması açısından kayda değer bir yönetim ilgisine mazhar olacağına dikkat çekilmişti.

Oysa bu son seçimde de gözlemlendiği üzere, uzun dönem İngiliz sömürgesi olmuş Hong Kong ile ana kıta Çin arasında yönetim tarzı konusunda kayda değer bir farklılık bulunuyor. Aradan geçen 20 yıllık süre zarfında Hong Kong halkının önemli bir bölümü Çin tarzı siyasal sistemi ve düşünce yapısını içselleştir/e/mediği gibi, Çin yönetiminin de bu bağlamda Hong Kong halkı nezdinde bir güven tesis edip etmediği tartışmaya açık.

Burada, Hong Konglular ile Pekin merkezli Çin’i aynı toplumsal sistemin parçaları kabul etmek gibi bir yanlışa da düşülmemeli. Irk olarak farkılılık taşımamakla beraber, Hong Konglular kendilerini ‘Çin vatandaşı’ kabul etmiyor. Aksine ‘Hong Kong vatandaşı’ olarak tanımlamak suretiyle, Çin’le Ada arasına önemli bir ayrım koyuyor. Pekin yönetiminin yaklaşımının ise sıkı bir şekilde ‘teritoryal egemenlik’ düzeyiyle bağlantılı olduğu dikkat çekiyor.

Ancak 1990’lı yıllardan bu yana küresel ekonomide sergilediği kayda değer gelişmenin de verdiği itici güçle, Çin’in bu anlaşmadaki mezkur maddeyi kendi siyasal anlayışına uyarladığı şeklinde bir algı oluşuyor. Bu noktada son 20 yılda beşer yıl arayla Hong Kong’u yöneten liderlerden ilk ikisinin demokrasi yanlısı olması, geçen hafta sonundaki seçimin de ortaya koyduğu üzere aradan geçen süreçte Pekin’in dizginleri elinde tutmakta ısrarcı ve bunu pratiğe geçirmekte olduğunu ortaya koyuyor.

Çin küresel değerlere hitap etmiyor

Aslında Hong Kong sorunu, ülkenin küresel temsili bakımından Çin’in hiç de iyi bir sınav vermediğini gösteriyor. Dünyanın ikinci büyük ekonomisi, Trump sonrası sistemik bunalımda küresel denge sağlayıcı unsur olma adaylığı, komşu ülkelerden başlayarak genel itibarıyla küresel çapta Çin’e yönelik bir güven algısı oluşturmaya yetmiyor.

Newsweek’in 10 Şubat sayısında, ‘Dünya Vatandaşı’ başlığıyla gündeme taşınan haberde Trump sonrasında Çin’in küresel ticarette şampiyonluğa oynayacağına vurgu yapılsa da, Çin’in değerler noktasında küresel kamuoyuna sunabileceği en azından şu ana kadar pek de bir şey bulunmuyor. Söz konusu makalede ifade edildiği üzere, Mao Zedong sonrasında ülkeyi yöneten ve Pekin’i küresel ekonomiyle buluşturan isim Deng Şiaoping’in, Çin’in ekonomik başarısının dünya kamuoyu tarafından bir tehdit olarak algılanmaması, aksine, bu kalkınmanın ‘herkesle’ paylaşılması gerektiği yönündeki görüşünün bugün karşılık bulduğunu söylemek güç.

Çin ASEAN üyesi komşu ülkelerden başlayarak Afrika ve Latin Amerika’ya uzanan yatırımlarıyla dikkak çekse de, uluslararası kamuoyu, tıpkı Hong Kong’da olduğu gibi, gündelik yaşamın ekonomik talep ve kazanımlarla sınırlı olmadığını çoktan öğrenmiş durumda. ASEAN’dan başlayarak, Çin’in ‘ekonomik kalkınmışlığını’ paylaşmakta olan ülkelerde geniş halk kesimleri temel hakları olan demokrasi süreçlerinden vazgeçmek ve karşılaşılan tüm haksızlıklarla mücadelede dirençli olmak gibi bir erdemi de yanlarında taşımak istiyorlar.

Yeni yönetici Carrie Lam, ‘şimdi yaraları sarma ve birliği sağlama zamanı’ dese de, bu birliğin hangi toplumsal kesimlerle ve ne şekilde pratiğe geçirileceği sorusu önümüzdeki dönemin en önemli konusu olacak.