ABD ‘stratejik sabır’ politikasından vazgeçiyor.

87

ABD Savunma ve Dışişleri bakanlarının Asya-Pasifik bölgesine yaptığı ziyaretler, Trump yönetimi ile birlikte ABD’nin Kuzey Kore politikasına ciddi bir revizyona gidileceğinin işaretlerini veriyor.

ABD’de Donald Trump yönetimi ikinci ayını doldurmadan Asya-Pasifik bölgesine ikinci önemli ziyareti gerçekleştirdi. Savunma Bakanı James Mattis’in ocak ayı sonundaki ziyaretinin ardından Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da geçen hafta bölgeydi.

Kabinenin belki de bu en önemli iki bakanının peşpeşe Japonya, Çin ve Güney Kore’yi ziyaret etmesi, yeni ABD yönetiminin Asya-Pasifik’te güvenlik ilişkilerine verdiği önceliğin işareti. Bu gelişme Başkan Trump’ın daha önce yaptığı ve Asya-Pasifik’e yönelik keskin değişimler olacağı izlenimi veren açıklamalarının aksine, bölgenin reel-politiğine uygun bir siyaset izlemekte olduğunu ortaya koyuyor.

‘Stratejik sabrın’ sonu

Tillerson’ın ziyaretinin başlıca gündem maddesi hiç kuşkusuz Kuzey Kore sorunuydu. Kuzey Kore’nin daha bu yılın başlarında olmamıza rağmen, beş füze denemesi, diplomasi trafiği için tek başına yeterli bir neden olmakla birlikte, ziyaretin detaylarına bakıldığında, ABD yönetiminin Kuzey Kore politikasına yönelik ciddi bir revizyonu gündeme getirdiğine tanık olunuyor.

Bu revizyon, sadece Cumhuriyetçi yönetimin eski başkan Obama döneminde uygulanan ve ‘stratejik sabır’ olarak adlandırılan Kuzey Kore politikasına karşı değil, geçen yirmi yıllık süre zarfında uygulanan ve Kuzey Kore yönetiminin nükleer silah üretimi ve füze geliştirme sistemlerini sona erdirmesi ümidine dayalı politikasının da sonlandığına işaret ediyor. Bu anlamda Japonya, Güney Kore ile ittifak ilişkileri güçlendirilirken, en önemli açılım, Kuzey Kore sorununun çözümüne yönelik Çin’le stratejik işbirliği arayışı olacak.

Kuzey Kore’ye yönelik politika değişikliğinde füze denemelerinin kıtalararası boyuta gelip dayanmış olması, ABD’de sabırların taşması anlamına geliyor. Bu noktada Güney Kore ve Japonya’nın doğrudan hedef altındaki ülkeler olması kadar, füze denemelerinin gelinen aşamada kıtalararası nitelik kazanması ABD’yi de hedef tahtasına yerleştiriyor. Burada sorunun sadece Kuzey Kore’den ibaret olmadığını da görmek gerekiyor. Birleşmiş Milletler’in aldığı tüm yaptırım kararlarına rağmen, Kuzey Kore yönetiminin halen ayakta kalabilmiş olması kadar, nükleer ve füze çalışmalarına devam edebiliyor olmasının arkasında destekçi olan ülke veya ülkelerin varlığı da önem taşıyor.

Krizin çözümünde kilit ülke Çin

Bu gelişmeler ışığında bütün gözler Çin’e çevrilmiş durumda. Çünkü Çin’in Kuzey Kore ile açık bir şekilde devam ettirdiği ticari ve ekonomik işbirliği bulunuyor. Ayrıca, Çin’in, Kuzey Kore’nin füze ve nükleer sistemlerinin bugünkü seviyeye taşınmasında açık bir desteği olduğu şimdilik söylenemese de, en azından takındığı pasif tavır ve bu tavrın ‘teknolojik altyapı’nın geliştirilmesindeki rolü göz ardı edilemez.

Öte yandan Çin’in Kuzey Kore’nin ‘hamisi’ vasfı, bu ülkeyi Kore Yarımadası’ndaki krizin çözümünde ‘kilit ülke’ konumuna da getirmiş durumda. Bu nedenle Tillerson’ın Çin’de Devlet Başkanı Şi Cinping ve Başbakan Wang Yi ile yaptığı görüşmelerde iki ülke arasında ‘stratejik’ bir anlaşmanın önemine dikkat çekilerken, bu yönde bazı işaretler de verildi. İşte bu nedenle, Tillerson’ın ziyaretinde anahtar ülkenin Çin olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacak. Bu bağlamda ABD Dışişleri Bakanlığı Doğu ve Pasifik bölgesinden sorumlu bakan yardımcısı Susan Thornton’ın, Tillerson’un ziyaretini ‘sonuç odaklı’ olarak tanımlaması da dikkatle üzerinde durmayı hak ediyor.

Alınması beklenen sonuç, Kore Yarımadası’nda olası bir sıcak çatışmaya girişilmeden, Kuzey Kore yönetiminin nükleer ve füze denemelerini sonlandıracak bir sürece çekilmesi. Ancak unutulmamalı ki, Kuzey Kore’nin hamisi konumundaki Çin bugüne kadar verdiği desteği, salt ‘iyi komşuluk ilişkileri’ bağlamında gerçekleştirmiş değil. Kuzey Kore toprak sahasının Çin’in ulusal güvenliği için tampon bölge oluşu birincil nedeni teşkil ediyor. Zaten bu nedenle Çin yönetimi, ABD’nin Güney Kore’ye yerleştirmek istediği füze savunma sistemine (THAAD) karşı çıkıyor. Bu füze sisteminin Kuzey Kore’den gelebilecek olası bir saldırıda savunma kadar, Çin’in teritoryal bölgesini de kapsayacak olması Çin’de ABD yönetiminin niyeti ve hedefleri noktasında şüphelere yol açıyor.

‘Sonuç odaklı’ ilişkiler

Thornton’ın ‘sonuç odaklı’ ifadesinin gönderme yaptığı husus, ABD ile Çin arasında ‘yeni bir stratejik yaklaşım” geliştirmeye yönelik. Amerikan tarafı, bu istikametteki çabalara, “Amerikan halkının çıkarları, bölgedeki müttefik ülkelerle ilişkilerin devamı ve Çin’in uluslararası kural ve normlara uyması” olarak açılım kazandırıyor. Özellikle son maddesi bakımından ‘idealist’ bir yaklaşım olduğu söylenebilecek bu argümanı bir anlamda uluslararası kamuoyuna verilen mesaj olarak görmek gerekiyor.

ABD yönetiminin Kuzey Kore konusunda Çin’i ikna çabasında salt uluslararası kurallar ve normları gündeme getirmek suretiyle tehditvari bir yaklaşımla sınırlı kalmaması, aksine Çin’in gelecekte jeo-stratejik ve jeo-ekonomik varlığına zarar getirmeyecek şekilde ticari, ekonomik ve siyasal ilişkileri de tesis etmesi gerekecek. Bu nedenle, uluslararası kamuoyuna medya önünde verilen bu mesajın ötesinde, tarafların masa başındaki görüşmelerde farklı tutum geliştirdikleri düşünülebilir. Bu bağlamda, Çin yönetiminin hangi şartlarda ABD’nin önerilerine evet diyeceği konusu önem kazanıyor.

Kuzey Kore yönetiminin nükleer ve füze çalışmalarına devam etmesinin ardında, ABD’nin müdahaleci ve nihayetinde rejimi sona erdirmeyi hedefleyen yaklaşımı olduğu biliniyor. Aynı Kuzey Kore yönetimi, Batı’nın baskıları sonucu silah projelerinden vazgeçen ancak buna rağmen iktidarını kaybeden devrik Libya lideri Kaddafi örneğini hesaba katarak, ABD’nin yaklaşımını sürekli bir tehdit unsuru olarak algılıyor. Bu süreçte, ABD yönetiminin Kuzey Kore’yi muhatap alarak karşılıklı görüşmeler yapabilecekleri yönündeki yaklaşımın gerçekçi görünmediği ortada. Bu nedenle bugün gelinen noktada, Kuzey Kore’de yaşanacak olası bir siyasi ve toplumsal değişimde Çin’in başat bir rol oynaması en güçlü ihtimal.

Kuzey Kore: Küresel bir tehdit

ABD yönetiminin Kuzey Kore politikasındaki değişimin, 13 Şubat’ta Malezya’da Kim Jong-nam’a düzenlenen suikastle bağlantılı bir yönü olduğu da ileri sürülebilir. Kuzey Kore yönetiminin ‘inkarcı’ bir tutumla söz konusu cinayetle arasına mesafe koyma çabasına karşılık, Malezya makamlarının şu ana kadar ortaya koyduğu veriler, cinayetin arkasında Kuzey Kore’nin olduğuna işaret ediyor.

Kim Jong-nam’a, üvey kardeşi Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-un’un talimatıyla düzenlendiği iddia edilen saldırının, yasak kimyasal maddelerle gerçekleştirilmesi Kuzey Kore’nin 2008 yılında çıkartıldığı ‘uluslararası terörizme destek veren ülkeler’ listesine yeniden alınmasına neden olabilir. Malezya gibi ‘kendi halinde’ bir ülkenin toprağında işlenen cinayetle ilgili iddiaların doğrulanması halinde, Kuzey Kore yönetiminin oluşturduğu tehdidin, Güney Kore ve Japonya ile sınırlı olmayıp giderek küresel bir boyut kazandığı da bir ölçüde kanıtlanmış olacak.

Öte yandan, Güney Kore’de bir süredir ülke siyasetini sarsan ve Başkan Park Geun-hye’nin anayasa mahkemesinin kararıyla görevine son verilmesine kadar ulaşan siyasi kriz, Kore Yarımadası’nda güvenlik riskini artıran bir diğer husus olarak ortaya çıkıyor. Güney Kore’de başkanlık seçiminin mayıs ayında yapılması kararına rağmen, ülkede siyasi istikrarın yeniden sağlanabilmesi zaman alacak. Bu süreçte Kuzey Kore’nin herhangi bir kıştırtıcı girişimi karşısında oluşacak zaafiyet ihtimalinin de ABD yönetimince dikkate alındığı söylenebilir.

ABD’den eylem planı hazırlığı

İşaret edilen süreçler bağlamında ABD yönetiminin Kuzey Kore’ye yönelik eylem planı hazırlığında olduğu söylenebilir. Tillerson’ın açıklamalarında, “Masadaki seçeneklerden birinin askeri müdahale” olduğunu söylemesi, ABD yönetiminin hazırlıklarının Kuzey Kore’yi geçen yirmi yıl zarfında denendiği şekilde masaya çekmeyi içermediğinin işareti. Aksine, Kuzey Kore yönetimine fazla bir seçenek bırakmadan, mevcut nükleer silah ve füze denemeleriyle ilgili çalışmalarına kendiliğinden tümüyle son vermesi beklentisi var. Ya da denemelerin ulaşacağı ‘tehdit boyutunun artmasına’ karşılık askeri seçeneğin uygulanabilirliğine yönelik bir karşı tehdit söz konusu.

Bu noktada Çin’in kilit ülke olarak bir kez daha adı geçiyor. Birleşmiş Milletler’in yaptırımlarının sonuç vermemesi üzerine Tillerson, “yeni diplomatik, ekonomik, güvenlik tedbirlerine başvurulacak” derken, burada Çin’e önemli bir rol düşüyor.

Çin beklentilere karşılık verecek mi?

Tillerson’ın Doğu Asya’ya yaptığı ziyaretler, ABD yönetiminin geleneksel müttefikleri Japonya ve Güney Kore arasında bağların devamı ve güçlendirilmesi kadar, belki bundan çok daha önemlisi Çin’le yeni bir stratejik işbirliği amacı güdüyor. Bununla birlikte sorunun ABD ve bölge ülkelerinin çıkarlarına uygun bir şekilde çözülmesi çabasında, Çin’in nasıl bir politika izleyeceği, Kuzey Kore üzerindeki nüfuzunu ne ölçüde kullanacağı henüz belirginlik kazanmış değil. Öte yandan Çin yönetiminin Kuzey Kore’deki gelişmelerden memnun olduğunu söylemek de mümkün değil.

Kuzey Kore’de Kim Jong-un’un, aralarında amcası Jang Song-thaek ve üvey ağabeyi Kim Jong-nam’ın da bulunduğu üst düzey 200 görevliyi tasfiye etmesi, kendisine yönelik olası bir komployu önlemeyi hedeflerken, nükleer ve füze denemeleriyle de dışarıya karşı iktidar gücünü sağlamlaştırmaya çalışıyor. Ancak bu sürecin, ABD’de yeni yönetimin özelde Doğu Asya, genelde Asya-Pasifik bölgesine yönelik politikalarıyla da uyuşmadığı ortada. Bu nedenle ABD, ‘stratejik sabrın’ sonuna gelmiş durumda.